• 0

01/Mayıs/2013, 11:51 - Anasayfa // Haberi yazdır

EĞİRDİR ÇINARLARI

EĞİRDİR ÇINARLARI

HAS SU ÜRÜNLERİ TİCARET VE SANAYİ A.Ş.

  • Facebook Paylaş
  • Twitter Paylaş

MUSTAFA HOBANOĞLU

HAS SU ÜRÜNLERİ TİCARET VE SANAYİ A.Ş.

 

GİRİŞ

Eğirdir Gölü suyunu Köprübaşı denilen yerden Kovada gölüne doğru boşaltır. Köprübaşı’ndan başlayan kanal, Kovada gölüne değin elma bahçeleri ile bir ormanı andıran  Boğazova’yı ikiye böler.

Köprübaşı’ndan başlayan kanalın batıya bakan bölümümden girdiğinizde yolun sağ tarafı elma bahçeleri ile zengin bir görünüm kazanmışken sağ tarafı ise Sivri Dağ’ın eteklerine dayanır. Kanal boyunca sekiz yüz metre ilerledikten sonra kanalın sol tarafında Has Ticaret’in yapılarını görürsünüz.

Has Ticaret. Eğirdir’de tanınmış bir aile olan Hobanoğulları’na aittir. Bu ticaret yerinde balıkçılık ve elma işlenmektedir. Bu yazı içinde ele alacağımız ana konu işte bu Has Ticaret ve işletmecisi Hobanoğuları’ndan Mustafa Hobanoğlu’dur.

 

Menderes Mahallesi’ndeki evimden sabahın erken saatinde çıkıyorum. Hava, ocak ayının insan yüzünü keser nitelikte. Boynumu omuzlarımın arasına alarak soğuğu psikolojik olarak azaltmak istiyorum. Ama boşuna bir gayret. Soğuğun sıkı giyinmeme rağmen tenime işlediğini fark ediyorum. Araba buz gibi. Marşa basıyorum. Boğuk bir sesten sonra motor çalışmaya başlıyor. Yola çıkıyorum. Köprübaşına geldiğimde sağa, Kovada yoluna giriyorum. Kanal boyunca ilerlerken yazın kanalı görünmez hale getiren sazların sarı saplarını görüyorum. Bunlar da ne kadar çoğaldı, diyorum kendime. Göl kenarlarını da acımasızca saran bu sazlar ilerde gölün başına bela olacaklar ama şimdilik kimse onlara dokunmuyor. Onlar da özgürce her tarafta dal budak salıyor. Solda, çıplak elma ağaçlarının arasında Has Ticaret’e ait birkaç binayı görüyorum. Binalar, kışın acımasızlığı altında kendilerini dayanağı olan toprağa vermiş uyuyordu.

Isınan arabamda biraz rahatlıyor ve bir köprüden geçerek Has Ticaret’e varıyorum. Kahve ve siyah tonlara sahip yağız ve iri bir kurt köpeği, erken saatte gelen arabamı karşılıyor. Sanki arabanın üzerine atlayacak gibi bakıyor. Ürperiyorum!.. Bekçi, duvarın köşesinde beliriyor ve bana geçme işareti yapıyor. Fakat arabadan inecek yürek yok bende. Kurt gözlerini bana dikmiş bakıyor. Camı açıyorum, bekçi niyetimi anlıyor ve tehlike olmadığını işaret ediyor. Orası öyle de gel bir de bana sor!.. Arabadan iniyorum. İnmemle beraber kurt yanımda bitiyor. İstifimi bozmadan ona iyi niyetli olduğumu anlatmak için yumuşak ses tonu ile sesleniyorum. Beni kokladı, yüzüme baktı ve kendisini çağıran bekçinin yanına gitti. Yağız kurt iyi niyetimi anlamıştı!.. Derin bir nefes aldım!..

Kapıda Mustafa Hobanoğlu beni karşıladı. Ona, “Kardeşim az önce neredeydin? Senin kurt beni iyice bir denetledi!” diyorum ve gülüşüyoruz. Söyleşi için odaya giriyoruz.

                                      HOBANOĞULLARI  KİMDİR?

Eğirdir ilçesinde kime sorsanız Hobanoğulları’nı bilmeyen yoktur. Hele altmış yaşın üstündekiler Hobanoğulları’nı “Hobanoğlu Kayıkları” ile birlikte anlatırlar size.

Miskinler Yokuşu’ndan Eğirdir’e inerken göz alabildiğine önünüzde uzayan göle baktığınızda iki adanın gölün içine mızrak gibi girdiğini görürsünüz. İlkine Can Ada, ikincisine Yeşilada (Nis)denir. Yeşilada Eğirdir’in gözbebeğidir. Adını aldığı yeşilliklerle dolu olan bu ada şimdilerde hem bir mesire yeri hem de Eğirdir’in turizm beldesidir.

Yeşilada ile ilgili değişik bilgiler değişik kaynaklarda yer alır[1]. Bunlardan bir tanesi de Nuri Güngör[2] Bey’in Eğirdir Ansiklopedisidir. Ansiklopedinin 173. sayfasındaki Nis maddesinde şu bilgilere rastlıyoruz:

Yeşilada’nın eski adı Nis’tir. Eski Helen dilinde ada anlamına gelen “Nesos”tan bozma olabilir. Bir kaynağa göre 1501 yılında önce Nis’te 14 Müslüman, 60 Hristiyan; 1550’den sonra da 25 Müslüman, 40 Hristiyan evi bulunmaktadır. Katip Çelebi Nis adasında iki yüz kadar ev olduğunu, yarısının Müslüman, yarısının Hristiyan olduğunu ve halkının gemicilikle ile dokumacılık yaparak geçindiğini Cihannüma’sında yazar.

19. yüzyılda adanın nüfusu bin kadardır. 1845 tarihinde 85 Müslüman,100 gayri müslüm hane olduğu kayıtlıdır. 1850’lerde adada bir yangın olmuş ve 40-50 hane Isparta’ya taşınmıştır.

Adada Rumlara ait bir ilkokul ve bir rüştiye vardı.”

 

Yeşilada adına Hasan İzzettin Dinamo’nun “Kutsal İsyan” adlı sekiz ciltlik kitap serisinin beşincisinin 8. sayfasında da görüyoruz. Bu sekizli kitap serisi Kurtuluş Savaşı’nı konu alan bir kitap olup Anadolu’nun kurtuluş için verdiği mücadeleyi il il, adım adım anlatır. Ege yöresindeki Rumların ayaklanmalarının önüne geçmek için bir bölgede toplu bulundurulmalarına karar alınır. Rumlar Denizli ilinde ikamet ettirilir. Ancak burada da rahat durmazlar. Çünkü Yunanlılar Anadolu içlerine doğru ilerlemektedirler. Bu yüzden kalabalık bir nüfus oluşturan Rumlar burada Yunan bayrakları açarak Türkleri tehdit etmeye başlarlar. Bunun üzerine Denizli Millîye Heyeti buradaki Rum erkeklerinin Denizli’den uzaklaştırılmasını isterler. Bu işle de Demirci Efe kendisine bağlı Sökeli Ali Efe’yi görevlendirir. Sökeli Ali Efe Denizliye gelir ve Rum erkeklerini 6-7 Temmuz 1920 tarihinde Eğirdir’e gönderir. Eğirdir’e gelen Rumlar Yeşilada’ya yerleştirilir.[3]

Yazımıza konu olan Hobanoğulları Yeşilada’nın yerlilerindendir. Hobanoğulları Nis Müslüm Mahallesi kütüğüne kayıtlıdır. Mustafa Hobanoğlu’nun babası Halil Hobanoğlu’dur. Baba Halil’in dedesi de İbrahim’dir. İbrahim Bey’in oğlu Veli Bey. askerliğini güneyde Yemen cephesinde yapmış bir askerdir. İbrahim Bey, o zamanın en büyük insan taşımalığını yapan deve kervanı ile hacı olmanın yoluna düşmüş. Arabistan’da hac görevini yerine getirirken “güzel” anlamına galen “Huban” sözcüğünü beğenmiş ve kendine lakap olarak bu adı almış. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulup soyadı kanununa[4] göre, lakaplar kaldırılınca, “Huban” soyad olmuş.

Zaman içinde Huban adı kullanımda “Hoban” biçimine dönüşmüş. Bunda da vatandaşın Türkçe gırtlak yapısına ters düşen “Huban” şeklinin vatandaş tarafından kolayına gelen “Hoban” şeklini yeğlediğini görüyoruz. Vatandaşın söyleyiş biçiminin yanı sıra bu adın yazılış biçimi nüfus idarelerince de her iki şekilde yazıldığı karşımıza çıkmaktadır. Nüfus idarelerince bu adın bazen “Huban” bazen “Hoban” biçiminde yazılışları ilerde aile arasında sorunlar çıkmasına neden olmuş. Bilindiği gibi kardeşler arasında mal paylaşımı veya iş kurulması sırasında ad değişikliği büyük sorunlara yol açar. Bu konuda Mustafa Hobanoğlu başlarına gelen bir olayı şöyle anlatıyor.

Babam 1970’de rahmetli oldu. Babamın ölümünün hemen ardından ağabeyim Hayrullah ile bir şirket kurmaya karar verdik. Fakat kardeş ortaklığına dayanan bu girişimde soyadlarımızın farklı yazılışı resmî yönden bizi zora soktu. Soyadımızın düzeltilmesi gerekti. Bu yüzden ad düzeltme davası açtık ve  “Hoban” biçimini kabul ettik.  Hobanoğulları Ticaret Kolektif şirketini böylece kurduk. Zaten halk da bizi hep kolayına gelen “Hobanoğlu” diye biliyordu.”

ÇEVREDE HOBANOĞULLARI

 Bu ad çevrede çok tanınıyor. Özellikle Karabağ, Sorkuncak, Gelendost, Yeniceköy, Yeşilköy ve Avşar halkı Hobanoğullarını yakından tanıyor. Çünkü Mustafa Hobanoğlu’nun dedeleri Hacı İbrahim(baba tarafından dede) ve Şerif(anne tarafından dede)  bu yerlerde geniş tarlalara sahip. Yakın bir tarihe kadar yukarda sayılanların içinde Avşar bir nahiye ve diğerlerinden çok büyük. Şimdilerde ise Avşar geri plana düşmüş durumda; Eğirdir ve Gelendost şu anda ilçe, Avşar ise köy. Bu iki ailenin buralardaki geniş tarlalardan elde edilen tahıl ürünleri ülke ekonomisine katkıda bulunurken adı geçen yerlerde açılan dükkânlarla ticaret hayatları da gelişmiş. Bu yüzden aile çevrede önemli bir isim olmuş. Bilindiği gibi isim olmak yetmiyor; bir o kadar da güven önemli. Hobanoğulları çalışmaları, ticaret ahlakı ve sözlerinin eri insanlar olması yönüyle de güvenilirliklerini artırmışlar. Ticaretlerini kendi ve çevre tarlalardan çıkan hububat ürünlerine dayandırmışlardı.

Ancak o zamanlar cumhuriyetin ilk yılları. Ülke yoksulluktan kurtulma çabası içinde. Para yok pul yok. Memlekette ne yol var ne köprü… Ayaklarda çarık, bacaklarda yamalı pantolon… Atatürk’e Kurtuluş Savaşı öncesi sormuşlar: “Paşam ordu yok  bu iş nasıl olacak?” Atatürk, “Kurulur!..” demiş. “Paşam, orduyu kuracak parayı nereden bulacağız?” demişler o da “Bulunur!..” demiş. Kurtuluş Savaşı’ndan dünyaya örnek bir zaferle çıkan Türk ulusu Ata’sının önderliğinde umudunu hiç yitirmemiş ve bugünlere alnının akı ile gelmiştir.

Elde edilen ürünler ise merkez Avşar olmak üzere Ege’ye, Aydın, İzmir ve Konya’ya gidiyor. 1920ve 1930 arasında en büyük taşımacılık devlet tarafından trenlerle yapılıyor. Tren nerede var? Eğirdir’de… Karayolu diye bir şey yok. Eğirdir Gölü’nün çevresi hep dağ. Bir katırın geçebileceği genişlikteki dar patika yolları tehlikeli ve zor. Bu yüzden patika yollar ticareti olumsuz yönde etkiliyor. Dağ yolları hem zaman kaybı hem parasal bakımdan aşırı bir yük. Malların Eğirdir’deki istasyona ulaşmasının en kısa yolu göl. Göl ile yapılacak ulaşım her yönü ile kolay ve kısa.

İşte bu noktada göl ulaşımı için kayıklar devreye giriyor. Kuşkusuz ticaret mallarının küçük kayıklarla yapılması pek doğru değil. Bir diğer söyleyişle balıkçı kayıkları mal taşımacılığında yetersiz. Peki ne yapılmalı?  Hobanoğulları ticaret kayıkları yapmayı düşünüyorlar ve bu anlamda cesur adımlar atıyorlar. Çözüm büyük kayıklarda. Elde bulunan balıkçı kayık tersaneleri büyütülüyor ve 24 metre boyunda, 4,5 metre genişliğinde ve 2,5 metre derinliğinde büyük ve geniş kayıklar yapılıyor. Böylece kayıklar 40(kırk) ton hububatı taşıyacak niceliğe ulaştırılıyor. Boş kayığın içine girdiğin zaman 2,5 metrelik yükseklikten dolayı gölü göremez oluyor sadece gökyüzünü görüyorsunuz.

Yaşam boyunca elde ettiğiniz şansı iyi kullanmalısınız. Çünkü şans her zaman kapınızı çalmayabilir. İri kayık yapmak düşüncesi belki de bir şanstı; gerçekleşti.

Eğirdir Gölü’nde kırk tonluk dev kayıklar!.. Halk dev kayıkları gölde görünce şaşıp kaldı. Ağzı açık kalan halk bu kayıklara hemen bir ad buldu: Hobanoğlu Kayıkları. Her şey tamam da bu kırk tonluk kayıklar nasıl çalışacak? O zamanlar şimdiki gibi motorlar mı var? En büyük güç insan gücü. İnsan gücü bu kayıkları sefere sokabilir mi? Kuşkusuz hayır!.. Çözüm ne? Çözüm kolay. Çözüm doğanın kendisi!.. Rüzgâr ne güne duruyor!.. Hobanoğlu kayıkları geniş ama tek yelkenle adeta süsleniyor. Ayrıca iki kürek de kol kuvveti… Deneme yapılıyor ve kırk tonluk Hobanoğlu kayıkları tek yelken ve etten motorlu dediğimiz iki kürekli insan gücü ile rahat çalışıyor. Kayık düşüncesindeki bu başarı Hobanoğulları’nın ününe ün katıyor.

Öyle ki çevre halkı, bir nesnenin nicelik bakımından büyüklüğünü anlatmak istediği zaman “Hobanoğlu kayığı gibi” söyleyişini bir deyim haline getiriyor. “Ne biçim ayak var sende Hobanoğlu kayığı gibi!..”, “Bir oturma odaları var Hobanoğlu kayığı gibi!..”, “Adamda bir el var Hobanoğlu kayığı gibi!..” Bu tür benzetmeye dayalı sözler günlük konuşma içinde sık sık kullanılır hale geliyor.

Hobanoğulları bu kayık sayesinde tüccarlığın yüksek noktasına erişmişlerdi. Çevre, Hobanoğulları’nı örnek alıyordu. Artık mallar, Eğirdir istasyonuna rahatlıkla ulaşıyor ve yurda buradan dağıtılıyordu.

Bu noktada Mustafa Hobanoğlu devreye giriyor. Kayıkların mal taşımacılığı yanında insan taşımacılığında da kullanıldığını anlatmaya çalışıyor. Fakat kötü hava koşullarında yolcu taşımacılığı sorun oluyor. Yaz gecelerinde ve kışın sert koşullarında yolcu taşımacılığı rahat olmuyor. Özellikle kış ve fırtına yolcuları zora sokuyordu. Çevre köylerden Eğirdir’e gelip ileriye gidemeyen veya Eğirdir’den çevre köylere gidemeyen vatandaşların barınma sorunları çıkıyordu ortaya. Böylesi zor koşullarda Yeşilada halkının misafirseverliği devreye giriyor. Yeşilada örnek bir sistemle bu sorunun üstesinden gelmiş. Bakın Mustafa Bey bu konuda neler söylüyor:

Sayın Hocam, biz Yeşilada halkı olarak Türklük miraslarımızdan biri olan misafirseverliğimizi her zaman her yerde gösteririz. Eskiden dedelerimiz de aynısını yapmışlardır. Sözünü ettiğimiz yolcu taşımacılığında Eğirdir, gelip gidenler için merkez olarak kabul edilirdi. Yeşilada’da her evin bir bahçesi ve  bahçeli evlerde misafir odaları vardı.. Eğirdir’de zorunlu konaklayan yolcular bu misafir odalarında ağırlanırdı. Odalarda bir insanın neye ihtiyacı varsa hepsi, mutfağından tutun hamamına kadar hazır beklerdi. Misafirlik bir günde sürebilirdi, hava koşullarından dolayı, kayıklar göle açılamadığı zamanlar, günlerce de sürebilirdi. Yeşilada halkı tarafından yapılan hizmetlerden hiçbir ücret alınmazdı.”

İşte bu durum Yeşilada’nın ve Hobanoğulları’nın adını çevreye olumlu bir şekilde yansıtmış oluyordu. Burada önemli olan halkın atalarından kalan mirasın devamını sağlamalarıydı. Bu yaklaşım sadece Eğirdir ve çevresi için değil yurt çapında önemliydi. Bu durum övülmeye değer bir durumdu. Vatandaş için misafir odalarının kurulması ve buralarda her türlü ihtiyacın karşılanması, konukların, kalınacak gün sayısına bakılmaksızın, ağırlanması araştırılması gereken bir öğrenci veya doktora tezi değerindeydi.

Sayın okuyucular Hobanoğuları’nın kayıkları yakın tarihimizde yalnızca hububat taşımacılığı yapmamıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında da çok büyük görevler üstlenmiştir. Afyon cephesine hem asker hem cephane taşıyarak Türk askerine lojistik destek sağlamıştır. Anadolu’nun birçok yerinden Eğirdir istasyonuna gizlice getirilen cephaneler Hobanoğlu kayıkları ile Hoyran tarafına taşınmış ve oradan kağnılarla Afyon cephesine götürülmüşlerdir. Böylece Hobanoğlu kayıkları Türk kurtuluş tarihinde önemli bir yere sahiptir.

Kayıkların hizmeti bu kadar değil. Bu kayıklarla balıkçılık da yapılmıştır.

 

MUSTAFA HOBANOĞLU KİMDİR?

Bu yazının ana amacı Mustafa Hobanoğlu ve onun kişiliğinde Has Ticareti ele almaktır. Bu yüzden Mustafa Hobanoğlu’nun kimliği okuyucu bakımından ayrı bir öneme sahiptir.

Mustafa Bey’in babası Halil, annesi Fatime’dir. Ailenin beş çocuğu olur: Gülsevim(d.1941), Şerif(d.1944-ö.1968), Hayrullah(d.1946-2006), Ayşe(d.1949) ve Mustafa(1951).

Mustafa Hobanoğlu tam bir Yeşilada çocuğudur. Eğirdir’de bir çocuğun adada yaşaması bir ayrıcalıktır. Çünkü Yeşilada’da doğanların sokağa çıkıp gözünü ilk açtığı nesne deniz gibi kocaman olan göldür. Bu bakımdan Yeşilada çocuklarına göl çocukları dense yeridir. Suyun içinde büyüdükleri için ikinci evleri göldür. Mustafa, ailesi gibi iri kemikli olduğundan akranlarından daha büyük bir görünüme sahipti. Bu durum onun yaşıtlarından daha büyük çocuklarla oynamasını sağladı ve akranlarından daha önce fikrî gelişmesine neden oldu.

1971-1972’de Yeşilada’nın, doldurma bir yolla, Eğirdir’e bağlanmasından önce adalılar için Eğirdir sanki bir vilayet duygusu uyandırırdı. Mustafa 1951 doğumlu olduğundan Eğirdir’e gitmek onun için de her zaman aynı duyguya neden olurdu. Özellikle de ailesine ait Hobanoğlu kayıkları ile yolculuk etmek doyumsuz bir zevk verirdi. Hele önlerinde giden küçük kayıkları geçmek ona daima ilerde olmanın, ilk olmanın anahtarını vermişti. Nitekim bu anlayış onu azimli kılmış ve giriştiği işlerden veya inandıklarından asla geri çevirmemiştir.

Onun iri yapılı oluşu akranlarından daha erken okula başlamasına da neden oldu. Bir gün evlerinin önünde oynarken yanına iki kişi geldi. Bunlardan biri Yeşilada İlkokulu Müdürü Saim Bey diğeri hademe Hasan Adalı idi. Onun için, “Yaşı küçük, daha beş buçuk yaşında!..”  demelerine rağmen Müdür Saim Bey, Mustafa’yı orada, kapının önünde sınava çekti.

-Söyle bakalım Mustafa, bir elde kaç parmak var?

-Beş…

-İki iki say bakalım!...

-İki, dört… Başparmağım açıkta kaldı amca!... Bunun eşi yok!..

-Öbür elini yanına getir, devam et!..

Mustafa diğer elinin başparmağını açıkta kalan parmağının yanına getirdi ve saymayı sürdürdü.

-altı, sekiz, on!..

Müdür Saim Bey, hademeye dönüp,  “Bu Mustafa akıllı bir çocuk!..Bunu da kaydet, ailesine de haber ver!... Mustafa bu sene okula başlayacak.!..”

 Halbuki o zamanlar okula başlama yaşı yediydi. Mustafa henüz oyun çocuğu iken birden okullu olmuştu.

Mustafa okula erken başladı ama Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirinceye değin sınıfta hiç kalmadı. O yirmi bir yaşında, akranlarından bir sene önce akademiyi bitirdi.

Mustafa’nın ilkokuldan sonra başladığı ortaokul maceralı geçti.

 

ORTAOKUL YILLARI

Adalı çocuklar için ilkokuldan sonrası unutulmaz anılarla dolu ayrı bir yaşam çizgisi. Yukarıdaki bölümlerde söz ettiğimiz gibi adanın yazı ayrı kışı ayrı. Adalılar için Eğirdir’e ulaşmak her dönemde kendine özgü mücadelelerle dolu. Özellikle kışın…  Soğuk, fırtınalı veya gölün buz tuttuğu günlerde ulaşım, ada insanını bezdirecek noktadır ve sonrasında da unutulmaz anılar yumağıdır.

Mustafa Bey, şimdiki gençlere azmin başarı kapılarını nasıl açtığını ve azmin çözemeyeceği hiçbir sorunun olmayacağını bir anısıyla şöyle anlatıyor. Bu anı o günlerin ada halkının çilesini de gözler önüne sermesi bakımından önemli.

“ Sayın hocam, kış günleri adadan Eğirdir’e gidip gelmek öyle zor öyle zor ki insanı hayatından bezdirir. Sabah erkenden sıcak evden ayrılıp buz gibi havada kayığa binerek okula gitmek; aynı şekilde akşamın soğuğunda gölün keskin rüzgârını yemek kolay değildir. Saati bir türlü tutturamazsınız; elinizde olmayarak okula geç kalırsınız; sıkıntıya düşersiniz. Dayanılmaz bir kış sabahında küçük balıkçı kayıklarından birine bindik. Göl dalgalıydı ve rüzgâr suyu alıp kayığın içine atıyordu. Üstümüz başımız sırılsıklam olmuştu. Bir müddet sonra üstümüzdeki sular boncuk boncuk buz tanelerine dönüştü. Benim pantolon oldu buzdan bir soba borusu. Zar zor Eğirdir’e vardık. Koşar adımlarla o zamanki tek yoldan (Demokrat Eğirdir gazetesi matbaasının önünden geçen yol) okula ulaştım. Perişan bir halde iken derse girdim. İlk ders matematikti ve öğretmenimiz de Sertok Sungur Bey’di. Sertok Bey beni derse almadı. Halbuki çok üşümüştüm; annemin sıcak kucağını arıyordum. Salona çıktım ve zilin çalmasını beklerken Müdür Asım Atabey beni gördü ve yanıma yaklaştı. Sordu. Durumu anlattım. “ O ne anlarmış adalıların durumundan, benimle gel!..” dedi ve beni  kendi odasına aldı ve gürül gürül yanan sobanın yanına oturttu. İçim ısınmıştı; sınıfı unuttum.

Sayın Hocam, Asım Bey, yüksek düşünceli ve yüksek karakterli bir insandı. Eğirdir merkez öğrencilerinden bazıları biz adalıları ikinci sınıf insan yerine koyarlar ve bizimle alay ederlerdi. Asım Bey bu durumu da çözdü. Öğrencilere, böyle bir yaklaşımın yanlış olduğunu ve buna ilişkin bir durumla karşılaşmak istemediğini sert sözlerle anlattı. O günden sonra biz adalı öğrenciler çok rahat ettik. Çünkü bizler ikinci sınıf insanlar değildik.”

Mustafa Bey bu anıları anlatırken hizmetliler buharı tüten çayları getirdiler. Tam zamanıydı. Kendimizi çayın sıcaklığına bırakmışken dışarıda kar yağdığını fark ettik.

Mustafa Bey, öğrencilik anılarını sürdürdü. Ben de bu anıların içinde yazıya geçebilecek,  hazırlayacağımız kitaba girebilecek özellikler var mı diye özenle dinliyorum. Anılar hoşuma gidiyor. Çünkü hepsi de geleceğe ışık tutabilecek nitelikte. Özellikle şimdi her şeyleri ellerinin altında olan öğrenciler için birer örnek. Bugünün öğrencileri bilgisayarlı, televizyonlu sıcak odalarında rahat rahat derslerini çalışıp servis araçları ile okullarına giderken bundan elli yıl öncesi öğrencilerinin neler çektiklerini yakından bilmelerinde yarar var. Mustafa Bey’e kulak verelim:

“Biz adalılar gerçekten çok zor şartlar altında okuduk. Çoğu aile imkânsızlıklar nedeniyle çocuklarını okutamadılar. Ortaokul ve özellikle lise bizim için erişilmesi zor okullardı. 1950 yılına gelinceye değin bırak liseyi Eğirdir’de ortaokul bile yoktu. Ortaokulu bitirseniz dahi lise için Isparta’ya gitmek zorundaydınız. O zamanın imkanları çok sınırlı olduğundan her aile çocuğunu Eğirdir dışına gönderemiyordu. Bu yüzden Eğirdirli birçok zeki çocuk okuyamadı. Hele biz adalıların işi daha da zordu.

 Ramazan aylarında sıkıntılarımız fazlalaşırdı. Eğirdir’de çalışan birçok adalı esnaflarımız vardı. Özellikle terziler genelde adalıydı. O zamanlar şimdiki gibi hazır giyim ürünleri yoktu. Terzilerimiz Şeker Bayramı’na elbise yetiştirmek için sahurdan sonra uyumazlar yemekten sonra kayıklara binerler ve gecenin bir yarısında Eğirdir’e işlerinin başına dönerlerdi. Ondan sonra da sabahleyin Eğirdir’e başka kayık gitmezdi. Biz ortaokul öğrencileri de zorunlu olarak okula gitmek için terzi amcalarımızla birlikte kayıklara biner Eğirdir’e giderdik. Okul saatine kadar terzi dükkânlarında uyuyup kaldığımı çok iyi bilirim.

Anlatacaklarım bu kadar mı? Elbette değil!.. Göl bazen buz tutardı, kayıklar zor yol alırdı. Hızlanmak için kayığın önüne geçen amcalarımız buz kırıcı sopalarla kayığın önünü açmaya çalışırlardı. Buz kırıcı sopaların bir ucu topuzlu olurdu ve bu topuzlu taraf buzun üzerine kuvvetlice vurulurdu. Kayık, kırılan veya çatlayan buzu yararak ilerlerdi. Hiç unutmam beni okula yetiştirmek isteyen abim Hayrullah böyle bir uğraştan sonra patlayan avuçlarını bana göstermiş, bütün bunlar senin için, demek istemişti. Bu durum bende okuma için büyük bir azim kaynağı olmuştu. Onların yüzlerini öne eğdirmedim, huzurluyum.

Aslında sadakat bir sınavdı. Sadakat ilerde başarımın basamaklarını oluşturdu.

Göl macerası biter mi? Bitmez. Göl bazen kırılmayacak derecede buz tutardı. O zamanlar buz atı dediğimiz kızaklara biner Eğirdir’e öyle giderdik[5].”

Mustafa Bey, anılarını anlatırken gözlerinin içi gülüyordu. Öyle iştahlı anlatıyordu ki geçmiş onu tazelemiş, ruhuna ayrı bir canlılık getirmişti. Geçmiş günler ona her zaman yeni bir yaşam kaynağı, çocukluğunda ve gençliğinde yaşadıkları yol gösterici ayrı bir ışık kaynağı olmuştu. Geçmişi ile gurur duyduğu gözlerinden belliydi.

Okul anıları açılmışken Eğirdir’de çok tanınan Beden Eğitimi Öğretmeni Şemi Aktopuk’tan[6] söz etmesini istiyorum. Üşenmeden anlatıyor.

“ Şemi Bey, değerli bir öğretmenimizdi. Eğirdir sporuna ve gençliğine çok büyük yardımları dokunmuş bir kişidir. Sizin yazdığınız birinci Eğirdir Çınarları kitabınızda Şemi Bey’in biyografisini okudum. O kitapta bulunmayan bir yönü daha var, ben de onu anlatayım. Şemi Bey, toplumsal değerlere de önem veren biriydi. Sporun dışında genel kültür ve sanat dallarıyla da ilgilenirdi. O zamanlar Eğirdir’de Süleyman Ursavaş’ın sineması vardı. Bazı cumartesileri biz öğrencileri sinemaya götürürdü. Oynayacak filmler daha önceden tespit edilir öğrenciye uygun olanları seçilir ve okul idaresinin önderliğinde Şemi Bey’in denetiminde sinemaya giderdik. Erkekler aşağı salona, kızlar balkona otururdu. Film bitinceye kadar Şemi Bey sinemada bekler, öğrencilerin uygunsuz hareketler yapmasına izin vermezdi. Böylece okulun adını korumaya çalışırdı.”

Mustafa Bey, ortaokulu bitirdikten sonra Isparta’ya liseye gitti. 1960’lı yıllarda Isparta’da ŞAİK(Şehit Ali İhsan Kalmaz) Lisesi, Endüstri Meslek Lisesi, Ticaret Lisesi, İmam Hatip Lisesi ve Kız Meslek lisesi vardı. Eğirdir’den Mustafa Hobanoğlu, Süleyman Cesur( emekli Banka Müdürü), Emin Kolancı( Bu yazının yazıldığında Eğirdir Belediyesi Başkan Yardımcısı) olmak üzere üç kafadar Ticaret Lisesi’ne kaydoldular. Mustafa Bey, Isparta’da oturan halası Fatime’nin yanında bir yıl ve amcası Hakkı Hoban’ın yanında da iki yıl kalarak liseyi 1967-1968 döneminde bitirdi.

AKADEMİLİ YILLAR

Mustafa Bey, girdiği üniversite sınavında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni kazandı. O yıllarda üniversite sayısı parmakla sayılacak derecede azdı. Ankara, İstanbul, İzmir, Eskişehir, Adana ve Erzurum’un dışında üniversite yoktu. Bu yüzden üniversiteyi kazanmak kolay değildi. Kazanana da gıpta edilirdi. “Üniversitede okuyor!” denilmek tadına doyulmaz bir ayrıcalıktı. Bu yüzden o dönemin üniversite öğrencilerinin yürürken başları dik,  göğüsleri daima ilerideydi. Onlar da ayrıcalığın tadını böyle çıkarırlardı. Bu tavır kibir değil ama gururdu. Mustafa Bey de gururluydu. Sadakâtın ürününü almıştı

Mustafa Bey, akademiyi kazanmıştı, gururluydu ama Ankara’ya gidince ortamın hiç de iyi olmadığını gördü. Çünkü Ankara 1968’de öğrenci hareketleri ile kaynıyordu. Gün geçmiyordu ki bir olay olmasın. Ya bir okul boykota giriyor ya biri diğerini basıyordu. Öğrenciler sağcı ve solcu diye iki gruba ayrılmıştı. Dersler doğru dürüst yapılmıyor hatta yıl sonu veya yarım dönem sonu sınavları dahi gününde yapılamıyordu. Türkiye, öğrenci hareketlerinden dolayı iğne üstünde oturuyordu. Ailelerin kulakları, Türkiye’de henüz televizyon olmadığı için, radyolardaydı. Türkiye, öğrenci hareketleri ile kabuk değiştirmeye çalışıyordu ama bu değişim öğrenciler arasında kanlı olmaya başlamıştı.

Mustafa Bey, böyle bir çalkantının ortasındaki Türkiye’nin başkentinde, Ankara’da okumaya başladı. Birinci yıl, 1968-1969 dönemi bitmiş; ikinci yıl,1969-1970 dönemi sınavları gelip çatmıştı. Haziran sınavları okullarda çıkan olaylardan dolayı eylül ayına sarktı. Bütün okul kavga gürültü arasında eylülde haziran sınavlarına girmeye başladı.

Mustafa Bey ilk üç sınavı başarı ile verdi; fakat sınav sırasında Eğirdir’den üzücü bir haberle sarsıldı. Babası Halil Bey 15 Eylül 1970 tarihinde vefat etmişti. Mustafa sınavları bırakarak hemen Eğirdir’e geldi. Acılar, küçülsün diye paylaşıldı. Ev, akrabalar ve eş dost ile günlerce dolup taştı.

Fakat zaman durmak nedir bilmeyen bir olgu olduğu için dünya dönüyor, yaşam sürüyor, yapılması gerekenler de yerine getirilmeyi bekliyordu. Mustafa Bey ailesinin de desteği ile kalan sınavlarını vermek için Ankara’ya gitti. Cenaze sırasında girilemeyen sınavların dışında bütün derslerden başarı sağlanmıştı. Haziran sınavları biter bitmez hemen arkasından, ekim ayı içinde eylül sınavları yapıldı. Tüm dersler başarıyla temizlenmişti. Mustafa Eğirdir’e geri döndü ve Ankara’ya bir daha gitmedi. Akademide devam mecburiyeti olmadığı için sadece yıl sonu sınavlarına gitti. Okul 1972’de bitti.



[1] Recep Bozkurt,(doğ.1948) “Bir Yaşam Yolculuğu” adlı kitabında ada ilkokulundaki öğretmenlik anıları.

[2] Nuri Güngör.(doğ.1935) Eğirdirlidir. Veziroğulları’ndandır. Otuza yakın şiir, tiyatro, fıkra ve roman üzerine eseri vardır. Bakınız: İlhan Şimşek, Eğirdir Çınarları-1 Nuri Güngör Biyografisi.

[3] Hasan İzzettin Dinamo (1909-1989),roman, öykü ve şiir yazdı. Konularını toplumsal gerçeklere dayandırdı. Kutsal Savaş, Deniz Feneri, Savaş ve Açlar, Savaşta Çocuklar gibi yapıtları var.

[4] Soyadı kanunu 21.06.1934 tarihinde 2525 sayılı kanun numarası ile Resmî Gazetenin 2741 sayısı ile yürürlüğe girdi. Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadı, kanunun çıkmasından beş ay sonra 24 Kasım 1934’te verilmiştir.

[5] BOZKURT, Recep, Bir Yaşam Yolculuğu sayfa: 80

[6] ŞİMŞEK,İlhan, Eğirdir Çınarları-1 Şemi Aktopuk Biyografisi




İlhan Şimşek tarafından yazılan bu haber, 927 defa okunmuştur.




YORUM YAZ

BU HABER İÇİN HENÜZ YORUM EKLENMEMİŞTİR.
 Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları, okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan Eğirdir Haber Akın Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Diğer Haberleri

Tümü

E-BÜLTEN ABONELİK

Copyright © 2010 Sinan Ofset Kuruluşudur.

Adres : Atatürk Caddesi No: 24 Eğirdir / Isparta [0 542 621 51 71]
Tel :0 246 311 46 75
Faks : 0 246 311 58 58
Bu site 0.031 saniyede yüklenmiştir. [Hata Bildir]