OSMANLI’DA ISPARTA
Toprağın ve İnsanların Ortak Hikâyesi
Osmanlı döneminde Isparta’nın pazarları, yalnızca alışverişin değil; kültürlerin, inançların buluştuğu bereket meydanlarıydı. Çünür’ün yazılı karpuzları, İslamiyet’in zarafetini harflerle okuyanlara sessiz bir mesaj taşırken; Deregümü’nün tilkikuyruğu, razakı ve dimnit üzümleri toprağın duasını, insanların yüzündeki şükran tebessümünü yansıtıyordu. Üzüm, burada sadece bir meyve değil; şükür, paylaşım, kutsallığın sembolüydü.
Rivayete göre Beşinci Halife Harun Reşit, 792 yılında Sav’dan geçerken kendisine ikram edilen üzümleri tadınca, “Güller diyarına geldiğimi anladım. Pembe Sav Gemresi bana masumluğu, inceliği ve cömertliği hissettiriyor” demişti. O günden sonra üzüm, hem halifenin dilinde hem halkın gönlünde bereketin, minnetin en tatlı hatırlatıcısı oldu.
Bugün ise o kutsal bağların yerinde beton evler yükseliyor. Toprak artık dua değil, sessizlik yayıyor. Fakat güneşin altında parlayan bir üzüm tanesi hâlâ geçmişin şükran dolu nefesini hatırlatıyor; çünkü bereket, unutulsa da toprağın hafızasında yaşamaya devam ediyor.
Isparta, yalnızca güllerin değil; bereketli toprakların, çok kültürlü yaşamın şehriydi. Halkın bir kısmı kendi ürettiği buğday, arpa, çavdar ve yulafı tüketirken, diğer kısmı Antalya iskelesi üzerinden dış ülkelere ihracat yapardı. Develerle taşınan deri, afyon, yün ve kıl Osmanlı’nın ticaret damarlarına karışır; dönüşte şeker, kahve, pirinç, zeytin, pamuk, narenciye pazarları renklendirirdi. Böylece şehir hem kendi üretimiyle hem de dışarıdan gelen tatlarla yaşayan bir ticaret merkeziydi.
Köylerde ise kapalı bir ekonomik düzen hâkimdi. Yiyecek, giyecek, ev eşyaları kendi tezgâhlarında üretilirdi. Elbiseler Aydın, Bozkır abalarından, bayramlıklar Şam ve Kıbrıs kumaşlarından, ipekli giysiler Bursa’dan gelirdi. Yerli tezgâhlarda dokunan astar, boğasa kumaşları her evde bulunur; erkekler kıldan yapılmış Sav işi menevrek (kalın) şalvarlarını giyer, iş günlerinde çarık, bayramlarda yemeni takarlardı. Sav, Gönen ve Kuleönü’nde dokunan alaca kumaşlar evlerin dünyasını kurardı.
Bu düzenin içinde isimler birer hikâye taşırdı: Doğancı, Germiyanlı İskender, Hacı İvaz Gülcü, Hocazâde Kepeci… Müslüman üreticilerin alın teriyle yan yana, Rum ve Ermeni tüccarların emeği vardı. Demlidoğlu İstavri, Gedükoğlu Betros, Arslanoğlu Durmuş gibi isimler aynı pazarda alışveriş eder, aynı kahvede sohbet ederdi. Derviş Turabi sabah duasını ederken, Gedükoğlu Betros üzüm çarşısındaki kepengini açar; ikisi de aynı güneşin altında rızkını arardı. Din farkı değil, işin bereketi konuşulurdu.
Isparta’nın bu çok kültürlü yapısı, Osmanlı’nın sessiz bir medeniyet dersiydi. Rum’un kahvesiyle Müslüman’ın yünü, Ermeni’nin derisiyle Türk’ün buğdayı aynı kervanda buluşur; bu yalnızca ticaret değil, bir medeniyet alışverişiydi. Bugün unuttuğumuz o sade paylaşım, geçmişin en büyük zenginliği olarak hafızalarda kaldı.
Osmanlı Isparta’sı, dayanışmanın, ahlaki direncin şehriydi. Din adamlarının sözleri yalnızca ibadet çağrısı değil, aynı zamanda vicdanın, merhametin ve paylaşmanın sesi duyulurdu.
Şimdi böyle bir eğitimi insanlarımızın sıfatında göremiyoruz. Hoşgörünün, ortak mücadelenin kalbiydi Isparta, Gönen, Eğirdir, Uluborlu sokakları. Her mahallede, her pazar yerinde insanlar birbirinin derdini kendi derdi sayar; din adamlarının dudaklarında iyilik, ticaret erbabının elinde dürüstlük eksik olmazdı. Bu şehir, iyi günleri yaratabilme kaygısını paylaşanların şehriydi — bereketin, vefanın, insanlığın sessiz bir medeniyet dersiydi.
-Araştırma: Bayram AYGÜN – 2026, Isparta