ZAMANIN KERVAN İZİNDE BİR 19. YÜZYIL OSMANLI ISPARTA’SI
Tarım, Toprak ve Hayatın Düzeni
Zamanı 1870’li yıllara doğru geriye sardığımızda, Torosların eteğine kurulmuş Isparta çıkıverir karşımıza. Toprağın bereketi, deve kervanlarından yükselen çıngırak sesleri, sahibine siper olan çoban köpeklerinin sadakati ve civar köylülerin o samimi misafirperverliği... Vatana ve millete adanmış bu içten yaşamlar, tarihin altın sayfalarında dipdiri birer iz bırakmıştır. O devirde Isparta şehri ile köyleri arasındaki samimi bağ, sadece basit bir alışveriş ilişkisi değil; iktisadi, sosyal ve hukuki dengelerin mükemmelen işlediği canlı bir yapının tezahürüydü.
1870’lerin Isparta’sında temel üretim alanı ilçeler ve köylerdi. Her köy, coğrafi konumuna ve imkânlarına göre adeta uzmanlaşmış birer üretim merkezi gibi yokluğa ve imkânsızlığa rağmen özveriyle çalışırdı. Dağ köylerinde yaşayan Yörük Türkmen ahalisi; hayvancılığın yanı sıra odunculuk, kerestecilik, kömürcülük ve taşımacılıkla rızkını temin ederdi. Melli, Sarıkeçili, Saçıkaralı, Karahacılı, Horzumlu, Tüngüşlü, Eskiyürük, Honamlı, Karakoyunlu ve Fettahlı gibi Yörük boyları ile yerleşik köylüler; süt, yağ, peynir ve yoğurt gibi temel gıdaların kalitesinde birbirleriyle yarışır, bu ürünleri ilçelere ve Isparta merkezindeki Kaymakpazarı Meydanı'na ulaştırırlardı.
Bu iktisadi çarkın arkasında; bugün dahi gıpta ile yâd edilecek, derin bir çevre ve canlı hakları bilinci hüküm sürerdi. Ne acıdır ki günümüzde böylesine hassas bir ahaliye rastlamak neredeyse imkânsız... O devirde körpe bir ağaca baltayı vurmak ya da yaşlı bir öküzü iki saatten fazla çifte koşmak büyük bir vebal sayılır; bu vicdansızlığa yeltenenler örf ve kamu düzeni nezdinde "yolsuz" ilan edilerek cezalandırılırdı. Doğaya ve mahlûkata hürmetle bakışan bu toplum yapısında, toprak mülkiyeti de kendine özgü usullerle biçimlenmişti. Nitekim kimi köyler, şehirde ikamet eden bey ve ağaların mülkiyetine tabiydi.
Bu üretim ve lojistik zincirinin en stratejik halkasını ise hiç şüphesiz taşımacılık oluşturuyordu. At, eşek, katır ve özellikle deve besleyen köylüler dönemin nakliye ağını sırtlanmıştı. Nitekim Gelendost Hacılar ve Isparta Hacıllar köylerindeki konar-göçer Yörükler, çöl şartlarına dayanıklı ve eğitimli develeri sayesinde, bölgeden kutsal topraklara gitmek isteyen kervanlara rehberlik edip onları hacca götürürlerdi. Hacılar köyü halkı deve nakliyatını ana meslek edinmişken; Sav ve Kışla köylüleri ise odun, kömür ve kütük gibi yakacakları şehre taşıyıp pazarda satarlardı. Bu ticarette dikkat çekici bir ahlak da göze çarpar: Odun ve kömür okka ya da kantarla değil, "yük" hesabıyla satılırdı.
Prof. Dr. Neşet Çağatay’ın bu çok değerli notları, hem Göller Bölgesi’nin (Gelendost, Avşar ve Yenice köyleri çevresi) tarihi ekonomik üretim kültürünü hem de geleneksel gıda saklama, mühürleme tekniklerinin saray düzeyindeki karşılığını muhteşem bir şekilde belgelemektedir.
Yenice köylüleri Çapraz’ların, Rüştüoğulları’nın ve Papara Osman’ın elinden çıkıp II. Abdülhamid Han’a kadar ulaşan bu coğrafi işaret niteliğindeki camız kaymağı başarısı, bölgenin tarihsel aklı adına büyük bir gurur vesikasıdır.
Paylaştığınız bu detaylar, bir önceki sorumuzda bahsettiğimiz toprak kap izolasyonunun (mumlama), saklama yöntemlerinin (küpeciklerin tuzlanması, mumla hava almaz hale getirilmesi ve dışına reçine/yağ/katran sürülmesi) Osmanlı döneminde ne kadar maharetli birer gıda koruma mühendisliğine dönüştüğünün somu, tarihi bir kanıtıdır.
Padişah mülkünden kiralanarak zamanla kişisel mülke dönüşen bu topraklara; hem şehirde hem köyde konakları, misafirhaneleri, ahırları, kervanları olan nüfuzlu aileler hâkimdi. Arazisini doğrudan işleten ağalar uşak ve işçi çalıştırır, bizzat işletmeyenler ise "yarıcılık ve icar" usulüyle toprağı köylüye devrederdi. Devlet ile halk arasındaki münasebetlerde de bu ağalar ve şehirdeki ortakları aracı bir rol üstlenir; jandarma, tahsildar veya aşar memuru gibi yetkililer köye geldiklerinde bu beylerin selamlıklarında konaklardı.
Isparta toprağının ürettiği bereket sadece şehir sınırları içinde kalmaz, Akdeniz üzerinden dünyaya yayılırdı. Yetiştirilen ürünlerin ortalama yarısı yerel halk tarafından tüketilirken, kalan yarısı Hacılar devecilerinin kervanlarıyla günlerce süren meşakkatli yolculukların ardından Antalya İskelesi’ne taşınır, oradan dış ülkelere ihraç edilirdi.
Buğday, arpa, çavdar, yulaf, afyon, deri, yün ve kıl gibi Isparta ürünleri küresel pazara ulaşırken; dönüş yolunda deveciler, Isparta’da yetişmeyen şeker, kahve, pirinç, zeytin, zeytinyağı, pamuk ve narenciye gibi mamulleri memlekete getirirlerdi.
Dış ticaret bu denli hareketli olmasına rağmen Isparta köylerinde genel olarak kendine yeten, kapalı bir pazar ekonomisi egemendi. Köylü; yiyeceğini, giyeceğini; günlük ihtiyaçlarını kendi imkânlarıyla karşılardı. Erkeklerin çoğu gündelik hayatta kıldan dokunmuş "menevrek" adı verilen şalvarlar giyer, iş günlerinde çarık, bayramlarda ise yemeni tercih ederdi. İç çamaşırları evlerde taşınabilir basit tezgâhlarda (Yörük-Türkmenlerin Orta Asya’dan buyana) dokunan kaput bezinden, gömlek ve yatak örtüleri ise "Yerli Alaca" kumaşından yapılır; özel günler ve gelin çeyizleri için Şam, Kıbrıs ve Bursa’dan gelen ipekli ve değerli kumaşlar seçilirdi.
1870’lerin Isparta’sı; toprağına sahip çıkan, hayvanının hakkını gözeten, kendi ürettiğiyle yetinirken dünyaya açılmayı da başaran bir medeniyet numunesidir. Modernleşen kentimizde geçmişin bu köklü ticaret ahlakını ve çevre bilincini hatırlamak, geleceğe ışık tutmaya devam etmektedir.
Araştırma: Bayram AYGÜN, 2026 – Isparta